Ana Sayfa » Yolculamak » Bozkırda (Öyküler) : 40


BOZKIRDA (ÖYKÜLER)

MAKSİM GORKİ

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 104


Asker:
- Ne var? dedi.
- Oraya… ateşin yanına gelebilir miyim? Ölümüm yaklaştı… Kemiklerim kırılıyor… Tanrım! Evime ulaşamayacak mıyım?..
“Öğrenci”:
- Sürün gel… diye kararını bildirdi.
Marangoz kolunu ya da bacağını yitirmekten korkuyormuşçasına ağır ağır sürünerek ateşe yaklaştı. Uzun boylu, iskelet gibi zayıf bir adamdı. Tir tir titriyor; çektiği acı, iri, bulanık gözlerinden açıkça okunuyordu. Yüzü kasılmıştı. Bu kemikli yüz, ateşin aydınlığında bile balmumu gibi sapsarıydı. Uzun, kuru ellerini ateşe uzattı; eklem yerlerinden uyuşuk uyuşuk, ağır ağır bükülen kemikli parmaklarını çıtlatmaya başladı. Öyle ki ister istemez içi bulanıyor, bakmak istemiyordu insan.
Asker asık bir yüzle:
- Bu durumda ne diye yayan gidiyorsun? dedi. Paran çok mu değerli, ha?
- Denizden gitme demişlerdi… Kırım'dan git, hava alırsın. Ama yürüyemez oldum… Öleceğim kardeşçikler! Bozkırda bir başıma öleceğim… Kurtlara kuşlara yem olacağım… Kimse ne olduğumu bilmeyecek… Karım… kızlarım boş yere bekleyecek… Yazmıştım onlara… Kemiklerimi bozkır yağmuru yıkayacak… Tanrım, Tanrım!
Yaralı bir kurt gibi kederle uluyordu.
Askerin tepesi attı; ayağa fırlayarak:
- Ee, yettin artık şeytan! diye bağırdı. Ne zırlıyorsun? Seni mi dinleyeceğiz? Gebereceksen geber! Ama kes sesini!.
Ben:
- Yatalım, dedim. Sen de ateşin yanında kalmak istiyorsan, ulumayı kes… Yettin artık…
Asker vahşi bir sesle:
- İşittin mi? dedi. Öyleyse söyleneni yap. Bize bir lokma ekmek fırlattın, sonra da kurşun attın diye çevrende pervane olacağımızı mı sanıyorsun? Pis şeytan! Bizim yerimizde başkaları olsaydı… Neyse!
Sustu, sırtüstü toprağa uzandı.
“Öğrenci” daha önce yatmıştı. Marangoz korka korka ateşin yanında tor top oldu, gözlerini alevlere dikip sustu. Dişlerinin çatırtısını işitiyordum. “Öğrenci” de kıvrılmış, solumda yatıyordu. Yatar yatmaz uyumuş olmalı. Asker, ellerini ensesinde kenetlemiş, göğe bakarken:
- Ne gece, değil mi? dedi. Gökyüzü değil de yorgan sanki. Dostum, bu başıboş hayatı seviyorum ben. Soğukla, açlıkla başbaşasın; ama özgürsün… Karışanın görüşenin yok… İstersen kendi kafanı dişleyip kopar, kimse ne yapıyorsun demez. Çok açlık çektim şu günlerde. Aklımdan çok kötü şeyler geçti… Ama şimdi yatmış, gökyüzüne bakıyorum… Yıldızlar göz kırpıyor bana… “Lakutin” diyorlar; “dünyayı dolaş, kimseye kulak asma… Her şey daha iyi olacak…” Hey! Marangoz! Ya sen, senden ne haber? Bana kızma, gönlünü ferah tut… Ekmeğini yediysek ne olmuş yani… Senin ekmeğin vardı, bizim yoktu, biz de seninkini yedik… Hani sen de az vahşilerden değilsin ha! Gözünü kırpmadan ateş ediyorsun… Kurşunun insana zarar verdiğini bilmiyor musun yoksa? Az önce çok kızmıştım. Yere yuvarlanmasaydın, yaptığın densizlikten ötürü iyi bir kötek atacaktım sana! Neyse, ekmek için de kaygılanma. Yarın Perekop'tan alırsın… Parasız adama benzemiyorsun… Sıtmaya tutulalı çok oldu mu? Ha?
Askerin kalın sesiyle hasta marangozun titrek sesi uzun süre uğuldayıp durdu kulaklarımda. Gece gitgide karararak yeryüzüne abanıyor; ciğerlerim taze, serin bir havayla doluyordu.
Ateşten ölçülü bir aydınlık, canlandırıcı bir ısı yayılıyor; gözlerim kapanıyordu…
………..
- Kalk! Canlan, gidiyoruz!
Gözlerimi korkuyla açtım, kolumu sıkıca kavrayan askerin de yardımıyla hızla sıçrayıp doğruldum.
- Haydi, sallanma! Yürü!
Yüzü sert ve kaygılıydı. Çevreme bakındım. Henüz doğmakta olan güneşin pembe ışınları marangozun mosmor, kıpırtısız yüzüne vuruyordu. Ağzı aralıktı. Yuvalarından fırlamış gözlerinin camsı bakışlarında büyük bir korku okunuyordu. Ceketinin önü parçalanmıştı. Yatışında bir iğretilik vardı. “Öğrenci” görünürlerde yoktu.
«   01   ...    30   31   32   33   34   35   36   37   38   39   40   41   »