Ana Sayfa » Yolculamak » Marie Grubbe - III : 06


MARIE GRUBBE - III

JENS PETER JACOBSEN

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 96


Marie önceleri bu değişikliğin Sti Hög'ün geçmişteki bütün acılarını geride bırakmış olmasından, daha çok istenmeye değer bir gelecek elde edeceğini ummasından ileri geldiğini sandı. Ancak Sti Hög'ün, çevresinde günlerce kalıp onun çok iyi bildiği biçimde cesaretsiz haliyle hasta aşkı üzerine tek söz söylemediğini görünce, artık tutkusunu yenmiş olduğu ve aşk ejderhasının başını ezmeyi başarmış bir insanın gururu ve bilinciyle kendisini özgür, güçlü bir insan gibi duyumsadığı yargısına vardı. Ve tahminlerinde yanılıp yanılmadığını çok merak ediyor, içinden biraz da sıkılarak Sti Hög'le ne kadar fazla ilişki kurarsa onu o kadar az tanıdığını düşünüyordu.
Lucie ile yaptığı bir konuşma da bu tahminini ancak güçlendirmeye yaradı.
Bir gün öğleden sonraydı. Lübeck'teki bütün evlerde bulunan, hem giriş yeri hem oda diye kullanıldığı gibi çoğu kez çocuklar için de oyun yeri, el işleri için sergi yeri, bazen de yemek odası ve sebze kileri olarak da kullanılan büyük kapının altındaki boşlukta bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlardı.
Burası genellikle yalnızca ılıman mevsimlerde kullanılırdı. Onun için şimdi burada yalnızca uzun, ovulup beyazlatılmış bir masa, birkaç ağır tahta sandalye ve eski bir dolap vardı. Arkada uzun bir tahta kerevet, üstünde yeşil bir sıra halinde lahanalar dizilmiş, kırmızı yığınlar halinde havuçlar, buruşmuş turplar duruyordu.
Kapı, ıslak ve yağmurla parıldayan caddeye doğru arkasına kadar açıktı. Dışarıda şakır şakır yağmur yağıyordu.
Marie Grubbe ile Lucie sokağa çıkmak üzere giyinmişlerdi. Birinin sırtında kolları kürklü, çuhadan bir manto, ötekinde kahverengi kaba çuhadan bir pelerin vardı. Yağmurun dinmesini bekliyor, ayaklarını sıcak tutmak istiyorlarmış gibi kırmızı tuğladan yapılmış döşemenin üstünde küçük adımlarını yere vurarak ivedi ivedi gidip geliyorlardı.
Lucie soruyordu: “Onun güvenilir bir yol arkadaşı olacağına siz de inanıyor musunuz?”
“Sti Hög mü? Evet, evet, inanırım elbet. Bununla ne demek istiyorsun?”
“Hım! Yolda bir yerde kalıverirse diye düşünüyorum.”
“Ne demek bu?”
“Örneğin Alman ya da Hollanda kızlarıyla… Onun yüreği yanabilir maddelerden yapılmış; siz de biliyorsunuz, öyle bir ünü var. Bir kadın eteğinin rüzgârı bile bu yüreği tutuşturur, alev alev yakmaya yetişirmiş.”
“Bu anlamsız öyküleri kim tıktı senin kulağına?”
“Aman Tanrım, siz bu konuda hiçbir şeycik duymadınız mı? Bu haberin sizin için yeni bir şey olduğuna kim inanır? Bence bu dediklerim o kadar doğal ki, haftanın yedi gün olduğunu söylemek gibi bir şey.”
“Bugün ne oluyor sana kuzum? Kahvaltıda İspanyol şarabı içmiş gibi saçmalıyorsun.”
“Söyleyin bana: Siz hiç Ermegaard diye birinin adını duymadınız mı?”
“Hayır!”
“Öyleyse onu rastlantı sonucu tanıyıp tanımadığını Sti Hög'e sorun. Hemen arkasından da, isterseniz, Jydte Krag, Christence Rud, Edele Hansdatter, Lene Peppings adlarını da sayın. Bunları anınca belki size o öykü dediğiniz şeylerden bazılarını anlatır.”
Marie, açık duran kapı kanadının önünde durdu, uzun süre dışarıda yağan yağmuru seyretti. Sonra yeniden bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başlayarak Lucie'ye, “Sen bu öykülerden bazılarını biliyor musun?” diye sordu.
“Elbette biliyorum.”
“Ermegaard Lynow ile olanı?”
“Evet, özellikle de onu.”
“Anlat bakalım.”
“Hım. Bu, Höglerden biriyle aralarında geçen bir öykü… Galiba küçük adı Sti'ydi, uzun boylu, kırmızı saçlı, soluk benizli…”
“Teşekkür ederim, bunu senin kadar ben de biliyorum.”
“Zehirlenme öyküsünü de biliyor musunuz?”
“Hayır, hayır!”
“Mektuplarla ilgili olanı?”
«   01   02   03   04   05   06   07   08   09   10   11   12   13   14   15   16   ...    33   »