Ana Sayfa » Yolculamak » Öyküler - I : 08


ÖYKÜLER - I

OSCAR WILDE

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 57


Bülbül, “Bir al gül için ölüm çok yüksek bir paha,” diye haykırdı, “Bütün evrende yaşam çok değerli. Yeşil koruda oturup, altın arabasında güneşi, inci arabasında da ayı seyretmek ne güzel! Karaçalının baygın kokusu tatlı, koyaklara gizlenen mavi boru çiçekleri hoş, kırlarda biten fundalar sevimli. Fakat gene de aşk, yaşamdan üstün. Sonra insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?”
Ve boz kanatlarını açıp kendisini havaya bıraktı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi silindi, bir gölge gibi ağaçlı yamaçtan indi.
Hâlâ genç Öğrenci, bıraktığı yerde, çimende yatıyordu; güzel gözlerindeki yaşlar da hâlâ kurumamıştı.
Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı, “Mutlu ol; al güle kavuşacaksın! Ben onu ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir âşık olman; çünkü felsefe akıllıdır ama aşk felsefeden de akıllıdır; güç korkunçtur ama aşk güçten daha korkunçtur. Kanatları alev rengindedir, alevle boyalı vücudu vardır; dudakları bal kadar tatlı, soluğu karanfil buhuru gibidir.”
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi, ama bülbülün kendisine ne söylediğini anlayamadı, çünkü o ancak kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi.
Ama Meşe ağacı anladı, üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran Bülbül'e pek düşkündü.
“Bana” dedi, “Son bir şarkı oku, çünkü sen gidersen pek kimsesiz kalacağım.”
Ve Bülbül, Meşe ağacına şarkı okudu, sesi gümüş bir testiden dökülen suyun sesini andırıyordu.
O şarkısını bitirince Öğrenci kalktı, cebinden bir defterle bir kurşun kalem çekip çıkardı.
Ağaçlıktan çıkarken kendi kendine, “Bülbülün güzel bir görünümü var, bu yadsınamaz; ama duygusu var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, baştan başa söyleyiş; içtenliği hiç! Başkası için özveride bulunmaz, bütün düşüncesi müzik; herkes de bilir ki sanat bencildir. Gene de kabul etmek gerek ki sesinde bazı güzel ezgiler var. Yazık, bunların hiçbir anlamı yok; hiçbir işe de yaramıyor,” diyerek odasına gidip küçük ot yatağına uzandı ve sevgilisini düşünmeye başladı, az sonra da uykuya daldı.
Gökyüzünde ay görününce, Bülbül, gül fidanına gidip göğsünü dikene dayadı. Bütün gece göğsü dikende öttü, buz gibi billur ay da sarkıp onu dinledi. Bütün gece öttü, diken göğsünden içeri girdi ve can kanı vücudundan çekildi.
İlkin oğlanla kızın içinde doğan aşkı şakıdı ve Bülbül'ün şarkıları birbiri arkasına sıralandıkça gül fidanının en üst sürgününde yaprak yaprak nefis bir gül açıldı. Önce uçuk bir rengi vardı, ırmakların üzerine serilen sis gibi uçuk, sabahın ayakları gibi soluk, ilk alacakaranlığın kanatları gibi gümüştendi. Bir gülün gümüş bir aynaya vuran yansıması, gümüş bir suya vuran gölgesi nasılsa, gül fidanının en üst dalında açılan gül öyleydi.
Ama Gül fidanı Bülbül'e, “Dikene daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha sıkı yaslandı ve ötüşü kat kat yükseldi, çünkü erkekle kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu.
Ve gülün yapraklarını hafif bir pembelik bürüdü; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öpüşünde güveyin yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama daha diken gülün yüreğine değmemiş, gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızartabilirdi.
Fidan, Bülbül'e, “Daha sıkı yaslan,” diye seslendi, “Daha sıkı yaslan küçük Bülbül, daha sıkı yaslan, yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
«   01   02   03   04   05   06   07   08   09   10   11   12   13   14   15   16   17   18   ...    32   »