Ana Sayfa » Rus Edebiyatı Klasikleri » Babalar ve Oğullar : 08


BABALAR VE OĞULLAR

İVAN SERGEYEVİÇ TURGENYEV


“Gerçekten de yemek fena olmaz” dedi Bazarov, gerinip kendini mindere atarken.
“Evet, evet, hemen yemek yiyelim” diyen Nikolay Petroviç, hiç de gerekli değilken ayağını yere vurdu. “Hah, Prokofyiç de geldi işte, tam zamanında.”
Altmış yaşlarında, kır saçlı, zayıf, esmer bir adam girdi içeri, maden düğmeli, pembe mendilli, tarçini renkte bir ceket vardı üstünde. Gülümsedi, gidip Arkadiy'nin elini öptü, konuğun önünde eğildikten sonra kapıya yöneldi ve ellerini arkasına koydu. “İşte küçük bey geldi Prokofyiç,” diye başladı Nikolay Petroviç. “Döndü bize sonunda… Eee, nasıl buldun onu?”
“Daha iyisi can sağlığı efendim” dedi yaşlı adam ve güldü gene. Sonra gür kaşlarını çattı hemen. “Sofrayı kurayım mı efendim?” diye sordu, etkili bir sesle.
“Rica ederim, rica ederim. Siz, daha önce odanıza gitmek istemez miydiniz, Yevgeniy Vasilyiç?”
“Yo, hayır, teşekkür ederim, gerek yok. Ama lütfen şu benim bavulla paketi odaya götürsünler” diye ekledi, geniş yol ceketini çıkararak. “Elbette, Prokofyiç, bayın ceketini alıver.”
Hafifçe şaşırmış olan Prokofyiç, Bazarov'un paketini iki eliyle tutup başının üstüne kaldırdı ve ayaklarının ucuna basarak çıktı gitti.
“Ya sen Arkadiy, odana gitmek ister misin biraz?” dedi babası.
“Evet, üstümü başımı temizlemem gerek” diye karşılık verdi Arkadiy ve tam kapıya doğru yürürken, orta boylu bir adam girdi odaya. Üzerinde siyah bir İngiliz giysisi, son moda kısa bir kravat, ayağında rugan ayakkabı vardı. Pavel Petroviç Kirsanov'du bu. Kırk beş yaşlarında görünüyordu. Kısa kesilmiş kurşuni saçları, donuk gümüşsü koyu bir parlaklıktaydı; fildişi renginde ama hiç de buruşuk olmayan yüzü çok düzgün, keskin ve ince bir kalemle oyulmuş gibi biçimliydi; eşsiz bir güzelliğin izlerini taşıyordu. Hele badem biçimi kara gözleri özellikle güzeldi. Arkadiy'nin amcası bütünü ile soylu inceliği içinde, gençlik endamını korumuştu ve yerden çok yükseklerde uçuyormuş gibi bir hali vardı. Bu hali, insan otuzunu geçti mi, yiter gider genellikle.
Pavel Petroviç, pantolonunun cebinden, ince uzun pembe tırnaklı, zarif elini çıkarıp -tek büyük akikle düğmelenmiş kolluğunun kar beyazı daha da arttırıyordu bu elin güzelliğini- yeğenine uzattı. Önce Avrupa usulü ile el sıkıp arkasından öptü Arkadiy'yi, Rus usulü üç kez, bu demek ki, kokulu bıyıklarını üç kez değdirdi onun yanaklarına, “Hoş geldin” diye mırıldanarak.
Nikolay Petroviç onu Bazarovla tanıştırdı. Pavel Petroviç kıvrak vücudunu hafifçe eğerek katıldı buna ve hafifçe gülümsedi, fakat elini uzatmadı ve hatta gene cebinde koydu. Hoş bir sesle;
“Bugün gelmezsiniz artık diye düşünmeye başlıyordum” dedi, neşe ile sallanarak ve omuzlarını kaldırıp, beyaz güzel dişlerini gösteren bir gülümsemeyişle, “Yolda bir şey mi oldu?”
“Hayır, bir şey olmadı” dedi. Arkadiy, “Biraz oyalandığımızı hesaba katmazsak. Bu yüzden de kurt gibi acıktık şimdi. Söyle de, Prokofyiç acele etsin baba. Hemen geliyorum.” “Dur, ben de geliyorum” dedi Bazarov, minderden fırlayarak. Pavel Petroviç: “Kim bu?” diye sordu.
“Arkadiy'nin bir arkadaşı. Çok akıllı bir adammış. Arkadiy'nin dediğine göre.”
“Bizde mi kalacak?”
«   01   02   03   04   05   06   07   08   09   10   11   12   13   14   15   16   17   18   ...    117   »