Ana Sayfa » Rus Edebiyatı Klasikleri » Babalar ve Oğullar : 58


BABALAR VE OĞULLAR

İVAN SERGEYEVİÇ TURGENYEV


“Nasıl isterseniz” diye sürdürdü sözlerini, “Ama hâlâ bana öyle geliyor ki, tanışmamız hiç de boşuna değil, iyi dost olabiliriz. İnanıyorum ki, ben… Nasıl söyleyeyim… Sizin bu kapalılığınızı, bu saklanmanız er geç kalkacak.”
“Demek kendimi sakladığımı… Nasıl demiştiniz? Kapalı olduğumu gördünüz, öyle mi?” “Evet.”
Bazarov kalktı, pencereye gitti.
“Bunun sebebini öğrenmek istiyorsunuz demek, öyle mi? İçimde ne olup bittiğini bilmek istiyorsunuz?”
Bayan Odintsov, o zamana değin duymadığı bir korku ile, “Evet” dedi.
“Söylersem darılmayacak masınız?”
“Hayır”
“Hayır mı?” Bazarov ayakta, kadına arkası dönmüş durumdaydı. “Söyleyeyim öyleyse, sizi budalaca, delice seviyorum… İşte beni açılmaya zorladınız sonunda.” Bayan Odintsov, ellerini önüne uzattı, Bazarov alnını pencereye dayamıştı. Güçlükle soluk alıyordu; bütün vücudu titriyordu. Ama genç olmanın ürkekliğinden gelen bir titreme değildi bu. İlk açılmanın tatlı korkusu da değildi onu saran. İçinde çırpınan tutkuydu bu, ezici ve yakıcı… Öfkeye benzeyen, belki de öfkeyle ilişkisi olan tutku… Bayan Odintsov korku içindeydi, hem de acıyordu ona.
“Yevgeviy Vasilyiç” diye mırıldandı, elinde olmadan bir sevecenlik tınladı sesinde. Bayan Odintsov, Bazarov'un der demez onu sarmasından kendini kurtaramadı, fakat bir an sonra odanın bir köşesine kaçıp Bazarov'a korkuyla bakmaya başladı. “Yanlış anladınız beni” diye fısıldadı, telaşlı bir korku ile. Bir adım daha atsa bağırabilirdi sanki. Bazarov dudaklarını ısırdı ve odadan çıktı.
Yarım saat sonra bir hizmetçi Anna Sergeyevna'ya Bazarov'dan bir kağıt getirdi. Kağıtta bir satırlık bir yazı vardı: “Bugün mü gideyim, yoksa yarına kadar kalabilir miyim?” “Neden gidecekmişsiniz? Sizi anlamamışım, siz de beni anlamadınız” diye yazdı karşılığında Anna, bir yandan da, “Ben kendimi de anlamadım” diye düşünüyordu. Kadın ta yemek zamanına kadar ortada görünmedi. Saatlerce dolaştı durdu odasında aşağı yukarı, ellerini arkasına kavuşturmuş, ara sıra pencererin önünde duruyor ya da aynaya bakıyordu, mendiliyle boynunu ovuşturuyordu yavaşça. Sanki boyunda hâlâ yanan bir yer varmış gibi geliyordu ona. Beni ne itti onu “zorlamaya”, Bazarov'un dediği gibi, benimle açık konuşmaya diye sorup duruyordu kendi kendine. Hiçbir şeyden kuşkulanmamış mıydı gerçekten?.. “Ben suçlu muyum” dedi yüksek sesle, “Ama kestiremezdim böyle olacağını.” Olanı biteni gözden geçiriyor ve Bazarov'un ona doğru atıldığında, yüzünde belirmiş olan nerdeyse hayvansal görünümü düşünüp kızarıyordu.
Birden, “Yoksa şey?” diye söylenerek durakladı, kaküllerini arkaya attı. Kendini aynada görmüştü; arkaya eğik başının, yarı kapalı gözlerindeki gizemli gülümsemenin, aralanmış dudaklarının görüntüsü, utanç duyduğu bir şeyi anlatıverdi sanki bir anda ona. “Olamaz” diye karar verdi sonunda. “Allah bilir, bu bizi nereye sürükler, şakaya gelir yanı yok bunun. Dünyada en iyisi sessizce yaşamaktır.”
Başı öyle derde girmemişti tümden; ama üzüntü duydu ve bir ara nedenini aramadan ağladı… Hele saldırıya uğradığından hiç değil bu. Kendisini hakarete uğramış bulmuyordu, tersine, bir suçluluk duygusu vardı içinde. Belli belirsiz heyecanların baskısı altında bir sınıra sürüklenmiş, onun ardında da ne olduğunu görmeye zorlamıştı kendini. Ve orada bir uçurum bile değil de sadece bir boşluk görmüştü, biçimlenmemiş bir kaos.
«   01   ...    48   49   50   51   52   53   54   55   56   57   58   59   60   61   62   63   64   65   66   67   68   ...    117   »