Ana Sayfa » Türk Edebiyatı » Külah : 01


KÜLAH

ÖMER SEYFETTİN


KÜLAH

Mıstık, katmerli bir göçmendi. Bulgaristan'da doğmuş, büyüyüp biraz aklı başına gelince hemen, sınırın on dakika ötesine kapağı atmıştı. “Türkiye değil mi? Sınırı geçer geçmez Bağdat'a kadar hepsi aynı!” diyordu. Az zamanda Babyak'taki Türkçe bilmez Pomakların akıl hocası oldu.
Bulgaristan'da kalan akrabalarıyla mektuplaşmaya gerek yoktu. Onlarla, Bulgar sınır karakolundaki nöbetçinin süngüsü altında, küçük bir hediye karşılığında, saatlerce oturup konuşabilirdi. Kurnazlığı sayesinde, memleketinden çıkmadan göçmen olmuştu. Hatta içtiği “Karasu” bile doğduğu kasabadan geçiyordu. Fakat bir gün Babyak bölgesinde “sınır düzenlemesi” yapıldı. Yerleştiği köy yine Bulgarlara kalınca, yuvasını bozmaya mecbur oldu. Bu sefer sınır kenarının içerilere eşit olmadığını anladı. Nevrekop'a kadar indi. Dört beş sene geçmeden Balkan Harbi patladı. Hemen annesiyle İstanbul'a kaçtı. Dimetoka'nın övgüsüyle kulakları dolmuştu. Kalktı, oraya gitti. Bir köye yerleşti.
İçinden, “Artık biz ölünceye kadar savaş olmaz!” diyordu. Köyünün kahvesinde I. Dünya Savaşı'nın haberlerine inanamadı. Fakat…
– “Vay anasını! Yalan be!” diye haykırdı.
“Sınır düzeltilecek!” deniyordu. Gerçekten bu sınır düzeltildi. Mıstık'ın göçmen gibi yerleştiği köy yine Bulgarlara geçti. Bereket versin ihtiyar annesi ölmüştü. Gamsız bir serseri tasasızlığı ile tek başına Ergene Köprüsü'nü aşarken “İlki de Şam, sonuncusu da Şam” dedi. Bu kadar kısa bir zaman içinde, “birbiri üstüne dört defa göçmen olmak” onun yerleşmek heveslerini söndürmüştü.
Gözünü yumdu. Anadolu'ya atıldı. Aldatılabilecek milyonlarca saf adamlar arasında kalınca, Şam'ı falan unuttu. Şehir şehir, kasaba kasaba dolaşmaya, ticaret etmeye başladı. Önüne gelene külah giydiriyordu. En kârlı bulduğu ticaret, hayvan alım satımı idi. Bir kasabadan alınan atın yahut eşeğin pahası, en yakın kasabaya götürülünce değişiveriyordu. Bu pahayı, Mıstık, kurnazlığı sayesinde değiştiriyordu. Kırmızı kuşağında, Rumeli'ndeki tabancasının yerine sokulu kara kılıflı makas, her hayvanın değerine yüzde altmış ilave ederdi. En miskin bir beygiri alınca tırnaklarını temizler, yağlar; yelesini, kuyruğunu Batı tarzında keser, düzeltirdi. Sonra, torbasındaki o kimseye göstermediği, kimseye ismini söylemediği siyah ottan bir tutam yedirince zavallı hayvanı yirmi dört saat şaha kaldırır, gözlerini parlatır, azgın bir ejderha haline sokardı.
Lakin at pazarlarında sürekli karşısına çıkan bir rakibi vardı. Onun alacağı hayvanı artırır, en kâr bırakacak fırsatları elinden kapardı. Herkesin “Molla” diye çağırdığı bu herifin ismini bilmiyordu. Yerden yapılı, çember sakallı, kalın çatık kaşlı, kırk beşlik bir softaydı. Küçük siyah gözleri hep önüne bakar, ince beyaz sarıklı kalıpsız fesinin altında tıraşlı kafası, geniş ensesi terden pırıl pırıl parlardı. Mıstığın beğenmeyip bıraktığı en miskin, en hasta, en ihtiyar hayvanları bile alıyor, bir gün içinde gençleştiriyor, kuyruğunu, yelesini kesmeden, şeklini değiştiriyor, gözlerini parlatıyor, şahlandırıyordu.
Mıstık, henüz geldiği kasabanın hanından girerken yine bu herifi gördü. Yeni bir zarara uğramış gibi birdenbire canı sıkıldı. Ama bozuntuya vermedi.
“Merhaba Molla!” dedi.
“Merhaba…” Şimdiye kadar hiç konuşmamışlardı.
“Hayvan almaya mı geldin?”
«   01   02   03   04   05   06   07   »