Ana Sayfa :: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 17
Dr. JEKYLL ve Mr. HYDE

Bu kitabın hazırlanmasında, Dr.Jekyll ve Mr.Hyde'ın MEB İngiliz Klasikleri dizisinde yayınlanan ilk baskısı temel alınmış ve çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

Yayına hazırlayan: Egemen Berköz
Dizgi : Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı: Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Ekim 1998
R.L.STEVENSON
Dr. JEKYLL ve Mr. HYDE
Zarife Laçinler tarafından
İngilizce'den çevrilmiştir.
C
Cumhuriyetimizin 75. yılı
coşkusuyla...

Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarıa şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.
Milli Eğitim Bakanı
Hasan Âli Yücel

SUNUŞ

Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.
Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir "Aydınlanma Kitaplığı'' kazandırmak istedik.
Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya klasiklerinin en önemlilerini yayınlıyoruz.
Cumhuriyet

Dr. JEKYLL ve Mr. HYDE

 

 

 

 

ÖNSÖZ

Robert Louis Stevenson (1850-1894), kitapçıkları, çocuk masalları, şiirleri ve "Define Adası", "Çalınmış Çocuk", "Dr. Jekyll ve Mr. Hyde" gibi romanlarıyla İngiltere'de büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmış romantik bir yazardır.
Stevenson, 1850 yılında Edinbourgh'da doğdu. Ailesinin tek çocuğuydu; çok duyarlı, zeki, zayıf ve çelimsiz bir çocuktu. Bu nedenle mühendislikten, daha sonra da avukatlıktan vazgeçerek, küçük yaşta başladığı yazı sanatını ilerletti. Eline ne geçerse okurdu. Sağlığının bozukluğu düzenli öğrenim görmesine engel oldu. Yeteneği daha pek küçük yaştayken belirmişti. On üç yaşındayken bir dergiye başyazar oldu ve bu işi üç yıl sürdürdü. On altı yaşında, kitaplarını; şiirlerini ve romanlarını yazmaya başladı. Güney İngiltere, Fransa, İtalya, Alpler, California ve güney denizlerindeki adaları gezdi. Baştan başa serüvenli bir yaşam geçirdikten sonra, kırk dört yaşında, bir göğüs hastalığından öldü.
"Dr. Jekyll ve Mr. Hyde" adlı yapıtında anlatımı açık, yetkin, yerine göre okşayıcı ve yerine göre tedirgin edicidir. Bu kitapta Stevenson, bir bilinçaltı sorununu ustalıkla ortaya koyuyor. Yapıtın simgesel bir niteliği vardır. Bu bakımdan, Fransız yazınının Stevenson üzerinde etkisi olduğu söylenebilir; Fransız yazınında doğalcılık ve simgecilik akımları egemenken, Stevenson da Fransa'daydı. Yapıt, ahlak üzerine simgesel bir öyküdür."Prince Otto", "The Treasure of Franchard" ve "Markheim" adlı romanları gibi bu garip roman da iki kişiliğin çevresinde dönüyor. İnsan, ahlakının kötü yanlarıyla oyun oynayabilir, ama sonunda kesinlikle cezasını görür. İyilik örneği olan onurlu bir doktor, bulduğu bir ilacın etkisiyle, kötülüğün ta kendisi olan günahkâr bir iblise dönüşüyor. Bu kişilik altında önce zevk için yaptığı kötülükler, zaman geçtikçe onu pençesine alıyor ve feci bir sona sürüklüyor.
Güçlü bir düşlemgücünden doğmuş olan bu yapıtta ahlaksal amaçla serüven el ele vermiştir. Yapıt, coşku ve yaşamla doludur. Stevenson, hem bir Fransız gibi güzel bir biçemle yazıyor, hem de bir ruhçözümcü gibi derin çözümlere girişiyor. Bundan başka, yapıtın bütünündeki stoik düşünce de gözden kaçmıyor: Yaşam, en ağır koşullar altında da olsa, cesaretle yaşanmalıdır.

Zarife Laçinler

 

Dr. JEKYLL ve Mr. HYDE

 

 

 

 

KAPI ÖYKÜSÜ

Noter Utterson, kırk yılda bir olsun gülümsemeyen, ters yüzlü, söyleşisi soğuk olduğu denli kıt, tutuk bir adamdı. Pek duygulu değildi; zayıf yapılı, uzun boylu, donuk yüzlüydü. Ama bezgin görünmesine karşın yine de sevimli bir görünüşü vardı. Eş dost toplantılarında, hele şarap da sevdiği şaraplardan olursa, gözlerinde iyilik pırıldardı; bu yönü hiçbir zaman sözlerinden anlaşılmaz, ama şölenin sonlarında yüzünden okunmakla kalmaz, davranışlarında da ve daha belirgin görünürdü.
Kendi benliğine karşı hep sert davranırdı. Yalnızken, içkiye karşı eğilimini körletmek için cin içerdi. Tiyatrodan hoşlandığı halde yirmi yıldır kapısından adım atmamıştı. Ama başkalarına karşı hoşgörülüydü. Kötülük yapma konusunda ileri gidenlerin taşkınlıklarına imrenerek, biraz da şaşkınlıkla bakar; bu tür davranışları yüzünden çıkmaza sapanları suçlu bulacağı yerde korumaya çalışırdı. "Ben, Kabil'in tuttuğu aykırı yolu iyi bulurum. Varsın her insan belasını kendi istediği gibi bulsun," diye tuhaf tuhaf söylenirdi. Bu yüzden onun kısmeti, çok kez, düşenin son saygın ve iyiliksever dostu olmaktı. Böylelerine karşı, işyerine gelip gittikleri sürece, davranışı hiç değişmezdi.
Böyle davranmak, Utterson için hiç de güç bir şey değildi; çünkü, aslında duygularını belli etmeyen bir adamdı. Dahası, dostluklarında bile böyle mezhebi geniş bir uysallık vardı. Dostlarını rasgele, oldukları gibi kabul etmek ancak alçakgönüllü bir insanın işidir. Bizim noter de böyleydi. Dostları, ya akrabası ya da çok eskiden beri tanıdığı kimselerdi. Sevgisi zamanla büyüyüp gelişen sarmaşık gibi, bağlandıklarını ayırdetmezdi. Belki de uzaktan akrabası ve kentin tanınmış kimselerinden biri olan Richard Enfield'e karşı duyduğu bağlılık da bundan ileri geliyordu. Bu iki hısım, birbirlerinde beğenecek ne bulur ya da konuşacak ne ortak konuları bulunabilir, kimse anlayamazdı. Pazar gezmelerinde onlara raslayanlar, "hiç konuşmadan, besbelli canları sıkılarak yürürler; bir dostlarına raslayınca sanki içlerinin açıldığı belli olur," derlerdi. Buna karşın, ikisi de bu gezintilere çok değer verirlerdi. Haftanın tek eğlencesi saydıkları bu gezintiler için yalnızca başka eğlence fırsatlarını bir yana bırakmakla kalmaz; iş için gelenleri bile geri çevirir, böylece bu gezinti zevkinin aksamamasına bakarlardı.
Yine bu gezintilerin birinde raslantıyla yolları Londra'nın kalabalık bir mahallesinin yan sokağına düşmüştü. Burası küçük, sessiz bir sokaktı, ama iş günlerinde dükkânlar açıkken işlekti. Burada oturanların kazançlarının yolunda olduğu belliydi; yarışırcasına daha da çok kazanmaya çalışıyorlar, artırdıklarını süse harcıyorlardı. Yol boyunca uzanan vitrinler, sıra sıra dizilmiş gülümseyen satıcı kızlar gibi, insanı kendilerine çekiyordu. Gözalıcı güzelliklerinin örtüldüğü ve yolun başka günlere göre ıssız olduğu pazar günleri bile burası pis komşu sokaklarla karşılaştırılınca, sanki ormanda parıldayan bir ateşi andırırdı. Yeni boyanmış kepenkleri, pırıl pırıl parlatılmış pirinç tokmakları, genel temizliği ve neşeli durumu gelen geçenlerin hep gözüne çarpar, hoşa giderdi.
Doğuya doğru giderken, soldaki köşeyi geçtikten sonra iki kapı ilerde, bir avlu girişi sokağın düzgünlüğünü bozuyordu. Tam bu noktada karanlık yüzlü büyük bir yapının çatısı, bu sokağa doğru bir çıkıntı oluşturmuştu. Yapı iki katlıydı. Penceresi yoktu. Alt katında bir kapıdan, üst katında da rengi solmuş duvarlardan başka bir şey görülmüyordu. Evin neresine bakılsa uzun zamandan beri el değmemiş olduğu anlaşılıyordu. Kapının ne tokmağı, ne de zili vardı; boyası yer yer kabarıp dökülmüştü. Serseriler kapının girintisinde yatmışlar, tahtalarında kibritler çakmışlar; çocuklar merdivenlerinde bakkalcılık oynamışlar, bir öğrenci de kabartmalarında çakısının keskinliğini denemişti. Ama, yirmi, yirmi beş yıldan beri bu serseri ziyaretçileri kovacak ya da yaptıkları yıkımı onaracak bir kimse çıkmamıştı.













Ana Sayfa :: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15